murat 的个人资料MyGë¢ë Kµ§µ照片日志列表更多 ![]() | 帮助 |
|
|
(19 Mayis 1881-10 Kasim 1938)Laik Turkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk Cumhurbaskani Gazi Mustafa Kemal Ataturk,
19 Mayis 1881'de o tarihte Osmanli Imparatorlugu sinirlari icinde bulunan Selanik'te, Ahmet Subasi Mahallesi'ndeki uc katli, pembe boyali, ahsap bir evde
dogdu. Makbule adinda bir kizkardesi olan Mustafa'nin, babasinin adi Ali Riza, annesininki Zubeyde idi. 1886'nin baslarinda ilkokula baslayan Mustafa, caliskanligi ve zekasi ile hemen on plana cikti. Ilkokulu basariyla bitirdikten sonra 1893 yilinda Selanik Askeri Okuluna basladi. Okulda isim benzerligi dolayisiyla ogretmeni Yuzbasi Mustafa tarafindan, Mustafa'ya "Kemal" adi verildi. Hayatinin sonuna kadar da Mustafa Kemal olarak anildi. Mustafa Askeri Okulu, sinifinin dorduncusu olarak bitirdigi sirada, 15 yasindaydi. Bundan sonra sirasiyla Manastir Askeri Okulu'nu, Istanbul Harp Okulu'nu ve 11 Ocak 1905'te de Istanbul Harp Akademisi'ni bitirerek Yuzbasi rutbesi ile orduya katildi. Daha sonra Sam'da, Selanik'te Trablusgarp'ta, Bingazi'de Arnavutluk'ta ve Derne'de degisik askeri gorevlerde bulundu. Bu arada 13 Nisan 1909'da Istanbul'da Ikinci Mesrutiyet'e karsi yapilan 31 Mart Isyani'ni bastiran "Hareket Ordusu"nun Kurmay Baskani olarak Istanbul'a geldi. Derne'de Italyan kuvvetlerini bozguna ugrattiktan sonra bir sure icin Istanbul'a gelen Mustafa Kemal 3 Kasim 1913'te Sofya'ya Atesemiliter olarak atandi. Mustafa Kemal, ozellikle Sofya'da bulundugu yillarda, devrin hemen hemen tum komutanlarina ve bu arada Enver Pasa'ya, vatanin kurtulusuyla ilgili uyarici ve yol gosterici nitelikte pek cok mektup yazdi ve girisimlerde bulundu. Sofya'dan Istanbul'da, donen Mustafa Kemal, 2 Subat 1915'te Tekirdag'daki 18. Tumene komutan olarak atandi. Canakkale Bogazi'nda Ingiliz ve Fransiz donanmalarina komuta eden Amiral ve Robek'in emrindeki kuvvetlere buyuk kayiplar verdirerek, Canakkale'nin gecilmez oldugunu dosta dusmana anlatan Mustafa Kemal 25 Nisan 1915 gunu bu defa karadan sanslarini denemek isteyen dusman birliklerine Ariburnu'nda ve Conkbayiri'nda buyuk kayiplar verdirdi. Daha sonra Anafartalar Grup Komutanligi'na atanan Mustafa Kemal, 9 Agustos 1915 sabahi, gunun agarmasiyla birlikte ordusuna hucum emri veriyordu. Iste bu son darbedir ki, dusman arkasinda pek cok olu ve yarali birakarak savas meydani terk ediyordu. 12 Aralik 1916 gunu "Anafartalar Kahramani" olarak Istanbul'a donen Mustafa Kemal, 27 Ocak 1916 gunu Edirne'ye 16. Ordunun Komutani olarak gidiyordu. Ancak ordusunun kisa bir zaman sonra Diyarbakir'a gonderilmesi dolayisiyla buraya geldi, daha sonra Halep'e gecti ve tekrar Dogu Cephesi'ne emrindeki kuvvetlerle Ruslar'a karsi buyuk basarilar elde etti. Sonunda 16 Mart 1917 tarihinde 2. Ordu Komutanligi'na, cok kisa bir zaman sonra da 7. Ordu Komutanligi'na atandi. Yildirim Ordulari Komutani Maresal Von Falkenhayn ile ordunun duzeni konusunda anlasamayinca 7 Ekim 1917 tarihinde izinli olarak Istanbul'a donmustu. Izninin sonunda karargahta gorev verilen M.Kemal 15 Aralik 1917 tarihinde Veliaht Sehzade Vahdettin ile birlikte Almanya'ya gidene kadar bu gorevde kaldi. 4 Ocak 1918 tarihinde Almanya'dan donen M.Kemal bobreklerinden rahatsizlaninca tedavi olmak uzere Viyana'ya gitti. 2 Agustos 1918 tarihine kadar Viyana'da kaldi. Bu arada Sehzade Vahdettin padisah olmustu. Donusunde memleket sorunlarini bir kere daha gorusen M.Kemal bu gorusmeden sonra kararini verdi: "Vatan, Padisah ile degil, Padisah'in disinda, ona karsi ve ona ragmen kurtarilacaktir." 28 Agustos 1918 tarihinde Istanbul'dan ayrilarak Halep'e giden M. Kemal 7. Ordu Komutani olarak birlikleri denetlemis, 19 Eylul 1918 gunu Ingilizler'in Araplar'la birlikte baslatmis olduklari siddetli hucumlara kahramanca karsi koymus, basarilarinin sonunda da "Yildirim Ordulari Komutanligi" gorevini, Maresal Von Falkenhayn'dan alan Maresal Liman Von Sanders"ten devralmisti. Maresal Liman Von Sanders Yildirim Ordulari Komutanligi'ndan ayrilirken emrindeki birliklere cektigi veda telgrafinda soyle diyordu: "Yildirim Ordulari Grubu'nun emir ve komutasini bugunden itibaren iftiharlarla dolu bircok savasta kendisini gostermis bulunan Mustafa Kemal Pasa hazretlerine birakiyorum." 7 Kasim 1918 tarihinde Yildirim Ordulari Grup Karargahi'nin, Padisah'in emri ile kaldirilmasindan sonra Istanbul'a gelen Mustafa Kemal, bogazin ortasina demirlemis dusman donanmasini gorunce, yaninda bulunan yaveri Cevat Abbas Gurer Bey'e soyle diyordu. "Geldikleri gibi giderler!" 16 Mayis 1919 gunu Istanbul'dan yurdu kurtarmak icin Samsun'a hareket etmeden, Padisah Vahdettin'e veda ederek ayrilirken, arkada biraktigi padisah hakkindaki dusuncesi suydu; "Saltanat ve Hilafet mevkiini isgal eden Vahdettin, korkak sahsini ve yalniz tahtini temin edebilecegini sandigi adi tedbirleri arastirmaktadir." 16 Mayis 1919 aksam uzeri Mustaa Kemal, "Bandirma Vapuru" ile Samsun'a cikmak uzere Istanbul'dan ayrilirken Kizkulesi yakinlarinda isgal kuvvetleri tarafindan gemisi aranir, ondan sonra geminin Karadeniz'e cikisina izin verilir. Eski ve yarali Bandirma Vapuru dusman zirhlilari arasindan yavas yavas gecip Karadeniz'e dogru yol alirken, M. Kemal o alev alev yanan gozleriyle Istanbul'a son defa bakar ve soyle der: "Bunlar iste boyle yalniz demire, celige, silah kuvvetine dayanirlar. Bildikleri sey yalniz madde. Bunlar Hurriyet ugruna olmeye karar verenlerin kuvvetini anlayamazlar. Biz Anadolu'ya ne silah ne cephane goturuyoruz. Biz ideali ve imani goturuyoruz." Burada bir gercege deginmek istiyoruz. Bazilarinin iddia ettikleri gibi Mustafa Kemal vatani kurtarmak icin Padisah Vahdettin tarafindan Anadolu'ya gonderilmemistir. Gerci Mustafa Kemal Padisah'in emri ile Anadolu'ya gecmistir ama "Vatani Kurtarmak" emri ile degil, "Turklerin Rumlar'a yaptigi baskiyi yerinde incelemek ve onlemek" emri ile. 19 Mayis 1919 Samsun Mustafa Kemal bu gunu "NUTUK"ta soyle anlatiyordu: "Osmanli devletinin dahil bulundugu grup, harbi umumide maglup olmus. Osmanli ordusu her tarafta zedelenmis, sartlari agir bir anlasma imzalamis. Buyuk harbin uzunseneleri zarfinda, millet yorgun ve fakir halde. Millet ve memleketi harbi umumiye sevk edenler, kendi hayatlari endisesine duserek, memleketten firar etmisler. Saltanat ve Hilafet makamini isgal eden Vahdettin, soysuzlasmis, sahsini ve yalniz tahtini temin edebilecegini dusunerek alcakca tedbirler arastirmada. Damat Ferit Pasa'nin idaresindeki kabine, aciz, hassasiyetsiz, zalim, yalniz padisahin iradesine tabi ve onunla beraber sahislarini koruyabilecek herhangi bir vaziyete razi. Ordunun elinden silahi ve cephanesi alinmis ve alinmakta." Mustafa Kemal 19 Mayis 1919'da Samsun'a ciktigi zaman, kafasinda kuracagi devletin temellerini atmisti. Bu kuracagi devletin icinde ne Padisah'a ne de Halife'ye yer vardi. Modern, cagdas bir devlet kuracakti. KURDU da. Samsun'a ciktiktan hemen sonra Erzurum'a gecerek, "Erzurum Kongresi"ni topladi, arkasindan suratle Sivas'a gitti, burada da "Sivas Kongresi"ni toplayarak baskan secildi. 27 Aralik 1919'da gerek Erzurum gerekse Sivas Kongreleri'nin Baskani olarak Ankara'ya geldi. Buyuk emek ve calismalardan sonra "23 Nisan 1920" tarihinde Ankara'da "Buyuk Millet Meclisi"ni acti. 24 Nisan 1920 tarihinde de baskanliga secildi. Simdi Ankara'da butun Turklerin temsilcisi bir Meclis ve onun basinda da vatansever ve essiz bir devlet adami vardi: MUSTAFA KEMAL. Bu arada Padisah ve Istanbul hukumeti ne yapiyordu? Padisah Vahdettin'in hukumeti 10 Agustos 1920'de "Sevr"de memleketin idam fermanini imzaliyordu. Mustafa Kemal, 19 Mayis 1919'da Samsun'a cikarken, kafasinda yalnizca kuracagi devletin temellerini atmamis, ulkeyi dusmanlardan nasil kurtaracaginin da planlarini yapmisti. Iste bu dusunusun ve planin sonucur ki, binbir guclukle meydana getirilen duzenli ordularla, 9-10 Ocakl921'de "I. Inonu", hemen arkasindan 31 Mart / 1 Nisan 1921'de de "II. Inonu" zaferleri kazaniliyordu. II. Inonu zaferinden hemen sonra Ismet Pasa, Metristepe'den, Mustafa Kemal'e soyle diyordu: "Dusman binlerce oluleriyle doldurdugu muharebe alanini silahlarimiza terk etmistir." Mustafa Kemal'in, Ismet Pasa'ya verdigi cevap ise edebiyat bakimindan da bir saheserdir: "Siz orada yalniz dusmani degil, milletin makûs talihini de yendiniz. Istilâ altindaki bedbaht topraklarimizla beraber butun vatan, bugun en uzak koselerine kadar zaferinizi kutluyor. Dusmanin istila hirsi, azim ve hamiyetinizin yalcin kayalarina basini carparak hurdahas oldu." Ve, 23 Agustos 1921 "Sakarya Meydan Muharebesi " Mustafa Kemal, savas alaninda ordusunun basinda, milletine soyle diyordu: "Hatti mudafaa yok, sathi mudafaa vardir. O satih butun vatandir. Vatanin her karis topragi vatandasin kani ile sulanmadikca terk olunamaz." Ve 13 Eylul 1921 sabahi, 22 gun, 22 gece suren savastan sonra, dusman askeri Sakarya nehrine dokuluyor, zafer kazaniliyordu. Bagimsizlik yolundaki butun engeller, Mustafa Kemal'in essiz dehasi, silah arkadaslarinin ustun idaresi ve kahraman Mehmetcigin cesareti sayesinde bir bir kaldiriliyordu. Nihai zafer ufukta goriinmeye baslamisti. 19 Eylul 1921 gunu toplanan "Turkiye Buyuk Millet Meclisi" kazandigi zaferlerden dolayi Mustafa Kemal'e "MARESAL" iutbesi ve "GAZI "lik unvani veriyordu. Nihayet "26 Agustos 1922" sabahi tanyeri agarirken, Maresal Gazi Mustafa Kemal komutasindaki Turk ordusu, tum cephelerden dusman uzerine saldiriya geciyordu. 1 Eylul 1922, Mustafa Kemal ordularina hedefi gosteriyordu: "Ordular ilk hedefiniz Akdenizdir. Ileri!" Ve bu emri eksiksiz yerine getiren kahraman Turk askeri, dusmani bu sefer Sakarya nehrine degil, Akdeniz'e dokuyordu. Gazi Mustafa Kemal'e gore savas alanlarinda kazanilan zafer, baris masasinda da kazanilmaliydi ve ulke yapacagi reformlarla uygar ulkeler duzeyine cikmaliydi. Nitekim oyle oldu. Savas alanlarindan, Disisleri Bakanligi'nin basina getirilen Ismet Pasa baskanligindaki heyet, cok uzun suren mucadelelerden sonra, "Lozan"da 24 Temmuz 1923 gunu, Turkiye'nin bagimsizligini dosta dusmana onaylattiran "Lozan Antlasmasi"ni imzaliyordu. Bu arada Padisah Vahdettin, Istanbul'dan gizlice Ingiliz gemisine binerek 17 Kasim 1922 gunu kaciyordu. 1 Kasim 1922'de zaten saltanat kaldirilmisti. "29 Ekim 1923" gunu buyuk senliklerle birlikte "Cumhuriyet" ilan ediliyor ve Gazi Mustafa Kemal ilk "Cumhurbaskani" seciliyordu. Kurulan Cumhuriyet hukumeti, devlet idaresinde, hukukta, kulturde, ekonomide ve benzeri her konuda suratle devrimlerini yapmaya basladi. Saltanatin kaldirilmasindan sonra, 3 Mart 1924 tarihinde Hilafet de tarihe karisti. 2 Eylul 1925'te Tekke, Turbe ve Zaviyeler kapatildi ve unvan isimleri yasaklandi. 25 Aralik 1925'te Kiyafet Kanunu kabul edildi. 26 Aralik 1925'te uluslararasi takvim, saat, rakam ve olcu birimleri kabul edildi. 4 Nisan 1926'da Turk Medeni Kanunu kabul edildi. 1 Kasim 1928'de Harf Devrimi yapildi. 3 Nisan 1930'da kadinlara belediye secimlerinde oy verme hakki verildi. 12 Temmuz 1932'de Dil Devrimi yapildi. 26 Haziran 1934'de Soyadi Kanunu kabul edildi. 5 Aralik 1934'de Kadina "secme ve secilme hakki" verildi. Bunlari egitimde, ekonomide yapilan reformlar izledi. Ve Mustafa Kemal 53 yasindayken, 24 Kasim 1934 tarihinde TBMM "Turk milleti adina", kendisine "ATATURK" soyadini verdi. Kisacik omrunu zaferlerle susleyen, ulusunu bagimsizligina kavusturarak yepyeni bir devlet kuran, Gazi Mustafa Kemal ATATURK, 10 Kasim 1938 persembe gunu, saat 9.05'te Istanbul'da Dolmabahce Sarayi'nda hayata gozlerini kapadi. Ataturk'un en yakin silah arkadasi ve Basbakani Ismet Inonu'nun bu buyuk insan icin, "Devletimizin banisi ve milletimizin fedakâr, sadik hadimi, insanlik idealinin asik ve mumtaz simasi, Essiz Kahraman Ataturk, vatan sana minnettardir." dediginden bu yana yarim yuzyildan fazla bir zaman gecmis. Dunyadaki pek cok olumsuz gelismelere karsin, Turkiye bugun de birlik ve beraberligini ilk gunku tazeligiyle koiuyorsa, bunu Buyuk Ataturk'e ve kurrrius oldugu devletin temellerinin cok saglam olmasina borcluyuz. Ne mutlu Turk milletine ki, her dar zamaninda basvuracagi Atatruk gibi bir lideri ve basi sikildikca okuyup tarihten ders alacagi Nutuk gibi bir kitabi var. Ataturk'un Reformlarini oturttugu iki temel: Cumhuriyet ve Lâikliktir. Atatiirk'un 15 yila sigdirdigi reformlari arasinda, tum devrimlerinin ozunu olusturan "Cumhuriyet " ve "Laiklik Ilkesi" en onemlileridir. Butun devrimlerin esasi bu iki kavram uzerine oturtulmustur. Bugun de bu iki ana devrim,"Ataturkcu Dusunce"nin temel niteligini olusturmaktadir. CUMHURIYETCILIK Cumhuriyet, halkin egemenligini dogrudan dogruya veya sectigi temsilciler araciligi ile kullandigi devlet seklidir. (Meydan Larousse, cilt 3, sayfa 95 ) Cumhuriyetcilik ise, Turk Hukuk Sozlugune gore: Milli hâkimiyet ulkusunun en iyi ve en emin surette temsil ve tatbikine elverisli hukumet sekli olduguna inanistir. Cumhuriyeti ve Cumhuriyetciligi boyle kisaca tanimladiktan sonra Ataturk'un Cumhuriyet anlayisina deginelim. Ataturk'e gore Cumhuriye'tin temelinde Demokrasi, onun da temelinde Lâiklik ilkesi yatmaktadir. Bu kavramlari birbirinden ayirmak mumkun degildir: degildir cunku bunlar birbirlerinin tamamlayicisidirlar. Ataturk kurtarip kurdugu genc Turk Devletine "Misak-i Milli" sinirlari icinde yasayan farkli inanc, dusunce ve soydan gelenleri bir inanc etrafinda toplamayi basarmis,"Turkum" diyen ve kendini Turk olarak goren herkesin, vatandaslik haklarindan esit olarak yararlanacagini onemle ve hic bir yoruma imkân vermeyecek sekilde acikca belirtmistir. Ataturk kafasinda saltanati ve hilafeti kaldirdigi gun Cumhuriyet'i de kurmustu. Zaten cokmus olan imparatorluk ve onun kalintilari ortadan kaldirildiktan sonra, ne padisaha ne de onun dinsel uzantisi olan Halife'ye, hilafete ihtiyac vardi. Gerci 29 Ekim 1923 gunu Cumhuriyet ilan edilmistir ama bu, bir anlamda sistemin adinin konmasiydi. Cunku Ataturk, Cumhuriyeti ilan etmeden once onun tum altyapisini cok titiz bir sekilde hazirlamisti. Iste bu nedenledir ki, Cumhuriyet'in ilanindan sonra, karsilasilan zorluklar en kisa zamanda, en az zararla ve Cumhuriyet'in gerekleri icerisinde halledilebilmistir. Yukarda da belirttigimiz gibi, Cumhuriyet rejimini demokrasiden ayinnak mumkun degildi, demokrasiye de kademe kademe gecilecekti. Ve onun da alt yapisi ileride sarsilmayacak bir sekilde olusturulacakti. Iste bu dusunusun eseridir ki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) kuiuldu. Cok partili bir rejim, demokrasinin cekirdegini olusturacakti Turkiye'de. Misak-i Milli sinirlari icinde cesitli din, dil ve i kulturden olusan toplulugun meydana getirdigi mozaik, i Turk kulturunun temelini olusturuyordu. Bu kultur birligi uygarligin da oncusu olmustu. Uygarliktan nasibini almis toplumlar icin en uygun idare tarzi Ataturk'e gore Cumhuriyet idaresiydi. Cumhuriyet'e yalnizca idare edenler degil, idare edilenler de sahip i cikmaliydi. Cunku Cumhuriyet'in esas sahibi onlardi. Ve Cumhuriyet'in nimetlerinden uygar bir toplum olduklari oranda insanlar yararlanabilirlerdi. Bu nedenle Cumhuriyet'in temelini olusturan faktorlerden birisi de, ayn ayn dil, din, orf ve adetlere de sahip olsalar; yuzyillar boyu beraber yasamis ve ayni 1 kaderi paylasmis toplumlarin kultur beraberlikleridir. Gene Ataturk'e gore, Cumhuriyet rejimi nasil uygar insan topluluklannin sahip olmasi gereken bir idare tarzi ise, Cumhuriyet'e sahip olmak isteyen toplumdaki c kisilerin de erdemli olmalan gerekiyordu. Ataturk'e gore Cumhuriyet idaresinin saglikli yasayabilmesi icin birtakim kurallar vardi ve bu i kurallara kesinlikle uyulmasi gerekiyordu. Bu kurallari belirleyecek olan hukuk sistemi de medeni ulkelerdeki i hukuk sistemleriydi. Kohne ve yikilmis bir imparatorlugun birikintileri arasinda kalan sozum ona yasalarla Cumhuriyet idaresinin bagdasmayacagi cok acik bir sekilde belliydi. Bu nedenle Cumhuriyet'in icinde nasil padisahliga, halifeye yer yoksa "Mecelle"ye de yer yoktu. Cumhuriyet'i kurmak hem de butun uniteleri ile kurmak onemliydi. Ama onu yasatmak da kurmak kadar onemliydi. Peki kim yasatacakti? Ataturk buyuk nutkun sonunda onun da cevabini veriyordu. TURK GENCLIGI Nicin Turk gencligi? Cunku genclik ileriye donuktur, gelismecidir, yaraticidir ve daima yenilikcidir. Cumhuriyet'in de saglikli kalabilmesi icin bu gelismelere ihtiyaci vardi. Iste bunun icindir ki Buyuk Ataturk kurdugu Cuinhuriyet'i, herhangi bir kuruma, kurulusa veya siyasi olusuma emanet etmemistir. Dogrudan dogruya Turk gencligine emanet etmistir. Turk gencligi Cumhuriyet'in korunmasindan, gelismesinden ve bakimindan sonsuza kadar sorumludur. Ve, Turk toplumu Cumhuriyet'e sahip cikacak gencligi yetistirmek zorundadir. Cunku, sadece Cumhuriyet'in degil, bagimsiz, lâik Turk devletinin gelecegi de bu genclige baglidir. LAIKLIK Basit anlamda Lâiklik "Din isleri ile devlet islerinin ayrilmasi" seklinde tanimlaniyorsa da, bu tanim Ataturk'un lâiklik anlayisini tam olarak yansitmamaktadir. Lâik anlayista elbette din isleri ile devlet isleri birbirinden ayrilacak, ancak devlet ne kadar inananlarin ozgurluklerini, hak ve hukuklarini korumak zorunda ise, bir o kadar da inanmayanlarin da haklarini korumak zorundadir. Iste Ataturk'un lâiklikteki temel anlayisi budur. Ataturk icin din, insan yasaminda gereklidir. O'na gore din, Tann ile kul arasinda vicdani sorumlu tutan ve aracisi olmayan bir iliskidir. Softa takiminin din istismarciligina asla firsat verilmemelidir. Cunku gecmisteki her tiirlu kotuluk, din oyunlarindan gelmistir, der. Dinden cikan saglayanlara, din ticareti yapanlara, saf ve masum halki aldatanlara siddetle karsidir Ataturk. "Islam dini en akla uygun ve dogal bir dindir. Ve bundan dolayidir ki son din olmustur. Bir dinin dogal olabilmesi icin akla, fenne, bilime ve mantiga uygun olmasi gereklidir. Islam dini bunlara tumuyle uygundur. Muslumanlikta ruhbanlik yoktur, herkes esittir. Her kisinin, din duygusunu, imanini ogrenmek icin bir yere gereksinimi vardir, bu yer de okuldur." "Islam dini ulusumuza degersiz, miskin ve asagi olmayi onermez. Her sarikliyi hoca sanmayin. Hoca olmak sarikla degil beyinledir. Nasil her sahada yuksek meslek sahibi insanlar yetistiriyorsak, dinin gercek felsefesini inceleyecek, arastiracak ve ogretecek, hakiki din adamlarini yetistirecek kurumlara da sahip olacagiz." diyen Ataturk, laikligin dinsizlik olmadigini da ozellikle belirtir. Bunlar Mustafa Kemal Ataturk'un din ile ilgili kisaca gorusleri. Dinin siyasete de karistirilmasina siddetle karsi olan Mustafa Kemal 1 Mart 1924 tarihinde TBMM'de yapmis oldugu konusmada soyle diyordu: "Islam dinini yuzyillardan beri yapilageldigi gibi bir siyaset aracisi durumundan arindirip yuceltmenin zorunlu oldugu gercegini de goruyorum." Lâik Cumhuriyet'e gecilirken, Imparatorlugun kohnemis ve kokusmus kurum ve kuruluslari bir bir kaldirilirken yerlerine aklin, bilimin ve mantigin geregi olan kurum ve kuruluslar konmaya baslandi. Mecelle yerini medeni hukuka; tekkeler, zaviyeler yerlerini modern egitime biraktilar. Lâik olmayan duzenin butun kalintilari ortadan kaldirilirken, lâik duzen de yerli yerine oturtuluyordu. Bu ise devletten ve devleti olusturan kurumlardan baslandi. 23 Nisan 1920'de Turkiye Buyuk Millet Meclisi'nin acilmasiyla "egemenlik kayitsiz sartsiz milletindir" ilkesi ile, cok kisa bir zaman sonra kurulacak olan devletin temelleri atilmis oluyordu. Saltanat ve hilafetin kaldirilip, Cumhuriyet'in ilan edilmesi, 1921, 1924 ve 1927 Anayasalari ve en son olarak da 10 Nisan 1928'de lâiklik ilkesinin Anayasa'ya girmesi ile devlet tamamen lâik bir temel uzerine oturtuluyordu. Devleti devlet yapan kurumlarin basinda gelen hukuk da lâiklestiriliyordu. Bundan boyle devletin icinde ne hurafeye ne falciliga ne de mantik ve bilim disi inanisa yer vardi. Seriye Bakanligi ve Mahkemeleri kaldiriliyor, Turk Ceza ve Ticaret Kanunlari kabul ediliyor, hukuk mantik ve onun uzantisi olan bilimin temelleri uzerine yerlestiriliyordu. Hukukun laiklesmesiyle onun islevini yerine getiren i uniteler de buna gore olusturulacakti. Din adamlarinin hukuk anlayisi ile, lâik bir ulkede adalet dagitimi mumkun olamazdi. Ve bundan dolayi da Ataturk soyle diyordu: "Simdi ortaya cikan bu buyuk eserin anlayisini, gereksinimlerini doyuracak yeni hukuk ilkelerini ve yeni hukuk adamlarini ortaya cikarmak icin girisimlerde bulunmak zamani gelmistir." Ataturk egitimi de lâiklestirirken, "Dogrulugu ispat edilmemis birtakim bilimdisi varsayimlarla, hurafelerle yetistirilecek olan genclerin, ulke ve ulusuna faydali olamayacagini" soyluyor ve devamla soyle diyordu: "Bilim ve teknik icin okul gereklidir. Okul genc kafalara insanliga saygiyi, ulus ve ulkeye sevgiyi, seref, bagimsizligi ogretir. Bagimsizlik tehlikeye dustugu zaman onu kurtarmak icin izlenmesi uygun olan en iyi yolu belletir. Ulke ve ulusu kurtarmaya calisanlarin ayni zamanda mesleklerinde birer namuslu uzman ve birer bilgin olmalari gerekir. Bunu saglayan Okul'dur." Ve boylece medreseler, mahalle mektepleri kaldirilarak, musbet bilim veren okullar aciliyordu. Egitim ve ogretim birlestiriliyor, egitim seferberligi baslatiliyor, Universiteler ve Fakulteler aciliyordu. Kulturde de gereken yenilikler yapilarak lâik bir devlet kurmanin tum kosullari yerine getirilecekti. Nitekim oyle de oldu. Eski yazi kaldirilip Latin Alfabesi'ne gecildi. Dil ve tarihte devrim yapildi. Heykel ve resmi gunah sayan zihniyeti, Osmanogullari ile birlikte ulusal sinirlar disina cikaran Ataturk, sanatin bir ulkenin kan damarlari oldugunu soyluyordu. Sonuc olarak Ataturk'un lâiklik anlayisini ozetleyecek olursak, devleti ve onun kurumlarini, hukuku, egitimi, kulturu, orduyu, siyaseti, uzantilarini dinsel icerikten ve denetimden kurtarmakti diyebiliriz. Ulusal bagimsizligimizin simgesi ve sahibi, kohne bir imparatorlugun kalintilari uzerinde, genc, lâik ve dinamik bir devlet kuran, yuce onder Mustafa Kemal Ataturk, 15 yil gibi inanilmasi cok zor olan bir zaman parcasi icinde gerceklestirdigi devrimleriyle, hem ulkesini uygar ulkeler seviyesine cikartti, hem de kurdugu lâik Turkiye Cumhuriyeti'ni, yikilmasi mumkun olmayan saglam temeller uzerine oturttu. Kurdugu lâik Cumhuriyet'in bu yil 70. yilini kutluyouz. Essiz onderin sonsuzluga gocunden bu yana ise 55 yil gecti. Bu zaman icinde O'nun kurdugu Cumhuriyet'e, devrimlerine ve her turlu yenilige, dil uzatan, hatta el uzatanlar cikmadi mi? Suphesiz cikti. Fakat, Kurdugu Cumhuriyet'in temelleri bilimin, mantigin ve yeniligin harci ile yoguruldugu icin, bugune dek ilk gunku canliligi ile geldi. Sonsuza kadar da boyle gideceginden hic kimsenin kuskusu olmasin. Dumlupinar-Mechul Asker Aniti'nin Temel Atma Toreni 30 Agustos 1924 1.70 boyunda, zarif ve sik, basinda kalpagi, elinde bastonu ile kursuye dogru ilerleyen, isil isil gozlerinden mutluluk okunan bu genc insan Mustafa Kemal'den baskasi degildi. Saat ucbucugu gosteriyordu. Yaklasik bir saat surecek olan konusmasina soyle basliyordu: -Bes gun araliksiz, geceli gunduzlu devam eden en buyuk meydan savasinin gercek niteligi, bugun ayrintilari ile anlatilanlardan daha cok, yarin tarihin hakemleri olan arastiricilarin inceleme ve yargilamalari okundugu zaman, daha belirli, daha yaygin olarak anlasilacaktir. Beni, milletim, Turk Milleti, guven ve inanina layik gorerek, bu hareketlerin basinda bulundurdu. Vazifelerimi milletin icinden gelen istegine, gercek ihtiyacina, yalniz onun yuce iradesine uygun olarak yapmis olanlara ozgu bir vicdan rahatligi ile, bugun karsinizda bulunurken duydugum mutlulugu anlatamam, diyen Mustafa Kemal, Buyuk zaferin kazanilmasinda paylari olan silah arkadaslari, esi Latife Hanim ve kalabalik bir halk toplulugu karsisinda, canindan cok sevdigi Turk Ulusu'na, soyle sesleniyordu: -Efendiler; kendilerine bir milletin talihi tevdi olunan adamlar, milletin kuvvet ve kudretine yalniz ve ancak yine milletin gercek ve elde edilecek cikarlari yolunda kullanmakla yukumlu olduklarini bir an hatirlarindan cikarmamalidirlar. Bu adamlar dusunmelidirler ki, bir ulkeyi zaptetmek, ele gecirmek, o ulkenin sahiplerine hukmetmek icin yeerli degildir. Bir milletin ruhu elde edilmedikce, bir milletin azim ve iradesi kirilmadikca, o millete hakim olmanin imkani yoktur. Oysa, yuzyillarin meydana getirdigi bir milli ruha, saglam ve surekli bir milli iradeye hicbir kuvvet dayanamaz. Mahkum olmak istemeyen bir milleti, koleligi altinda tutabilecek kadar kuvvetli diktatorler artik bu dunya yuzunde kalmamistir. Turk milleti, son savaslari ile, ozellikle burada elde ettigi zaferle, gosterdigi azim ve irade ile bilinen bu gercekleri bir defa daha tarihin bagrina celik kalemle kazimis bulunuyor. Mustafa Kemal devamla, butun Turk ulusuna soyle diyordu: -Hic suphe etmemelidir ki, yeni Turk Devletinin, genc Turk Cumhuriyeti'nin temeli burada saglamlastirildi, olumsuz hayati burada seref tacini giydi. Bu meydanda akan Turk kanlari, bu gokyuzunde ucusan sehit ruhlari, Devlet ve Cumhuriyeti'mizin olmez koruyucularidir. Devam ediyordu, -Efendiler, Bu cok buyuk zaferin cesitli etkenlerinin ustunde en onemlisi ve en buyugu, Turk milletinin kayitsiz, sartsiz egemenligini eline almis olmasidir. Bu olayin tarihimizde ve butun dunyada en buyuk, en verimli bir devrim oldugunu aciklamayi gerekli gormem. Milletimizin uzun yillardan beri hanlar, hakanlar, sultanlar, halifeler elinde, onlarin tahakkum ve istibdadi altinda ne kadar ezildigini, onlarin hirslarini karsilama yolunda ne kadar buyuk felaketlere ve zararlara ugradigini dusunursek, milletimizin egemenligini eline almis olmasi olayinin butun buyuklugu ve onemi gozlerimizin onunde belirir. Milletin egemenligi icin soyle diyordu Mustafa Kemal Dumlupinar'da: -Efendiler, millet egemenligi oyle bir nurdur ki, onun karsisinda zincirler erir, tac ve tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin koleligi uzerine oturtulmus kurumlar, her yerde yikilmaya mahkumdurlar. Padisah ve Halife hakkindaki kanaatini ise Cal ovasinda soyle dile getiriyordu: -Arkadaslar, Saraylarin icinde Turk'ten baska unsurlara dayanarak, dusmanlarla birlik olarak, Anadolu'nun, Turklugun aleyhine yuruyen curumus, golge adamlarin Turk vatanindan kovulmasi, dusmanlarin denize dokulmesinden daha kurtarici bir harekettir. Turk milletinin kutsal atalar emaneti olan bu topraklarda tam anlami ile efendi olarak yasamasi ancak o gereksiz ve anlamsiz olduktan baska, varliklari zarar ve felaket olan makamlarin ortadan kaldirilmasi ile gerceklestirilebildi. Mustafa Kemal bilim ve teknik hakkinda da soyle diyordu: -Efendiler, Artik vatan bayindirlik istiyor, zenginlik ve refah istiyor. Bilim ve teknik, yuksek uygarlik, ozgur dusunce ve ozgur anlayis istiyor. Seref, namus, bagimsizlik, gercek varlik, vatanin bu istediklerini tamami ile ve hizla yerine getirmek icin esasli ve ciddi bir calismayi emreder. Yuzyillardir Turkiye'yi yonetenler cok seyler dusunmuslerdir, ama yalniz bir seyi dusunmemislerdir: Turkiye'yi. Bu dusuncesizlik yuzunden Turk vataninin, Turk milletinin ugrdaigi zararlari ancak bir yolda karsilayabiliriz: O da artik Turkiye'de Turkiye'den baska bir sey dusunmemek. Bizim milletimiz vatani icin, ozgurlugu ve egemenligi icin fedakar bir halktir; bunu ispat etti. Milletimiz, yaptigi devrimlerin kiskanc savunucusudur da. Benliginde bu degerler yerlesmis bir milleti yurumekte oldugu dogru yoldan hicbir kimse, hicbir kuvvet alakoyamaz. Uygarlik ve medeniyet icin de soyle sesleniyordu: -Uygarlik yolunda yurumek ve basari kazanmakhayatin sartidir. Bu yol uzerinde duraklayanlar veya bu yol uzerinde ileriye degil, geriye bakmak uzerinde duraklayanlar veya bu yol uzerinde ileriye degil, geriye bakmak bilgisizligini ve dalginligini gosterenler, genel uygarligin seli altinda gunun birinde bogulurlar. Uygarlik yolunda basari, yenilige baglidir. Toplum hayatinda, bilim ve teknik alanda basari kazanmak icin tek gelisme ve ilerleme yolu budur. Yasamaya ve gecinmeye hakim olan kurallarin zamanla degismesi, gelismesi ve yenilenmesi gereklidir. Uygarligin buluslari, teknigin harikalari, dunyayi degisiklikten degisiklige ugrattigi bir devirde, asirlik kohne anlayislarla, gecmise saplanip kalmakla varligini dayandirabilmek mumkun degildir. Aile hayati icin de soyle diyordu: -Uygarliktan soz ederken sunu da kesinlikle soylemeliyim ki, uygarligin esasi, ilerleme ve guclu olmanin temeli aile hayatidir. Bu hayatta kotuluk, muhakkak sosyal, ekonomik ve politik gucsuzlugu dogurur. Aileyi meydana getiren kadin ve erkek unsurlarin tabii haklarini bilmeleri, aile vazifelerini yerine getirebilmeleri sarttir. Mustafa Kemal, Cal ovasinda, ekonomi hakkindaki kanaatini de soyle dile getiriyordu: -Efendiler, Milletimiz burada elde ettigimiz buyuk zaferden daha onemli bir vazife pesindedir. O zaferin bilincine erismek, milletimizin ekonomi alanindaki basarilari ile gerceklesecektir. Bilirsiniz ki ekonomi bakimindan zayif bir varlik, yoksulluktan kurtulamaz; guclu bir uygarliga, refah ve mutluluga kavusamaz, sosyal ve politik felaketlerden yakasini kurtaramaz. Ulkenin yonetimindeki basari da, ekonomisindeki varlik derecesi ile orantili olur. Hicbir uygar devlet yoktur ki, ordu ve donanmasindan once, ekonomisini dusunmemis olsun. Ve Mustafa Kemal, Dumlupinar'da Cal Ovasinda, sozlerine genclere hitap ederek son veriyordu: -Gencler, Cesaretimizi guclendiren ve surduren sizlersiniz. Soz, almakta oldugunuz terbiye ve kultur ile, insanlik degerinin, vatan sevgisinin en degerli ornegi olacaksiniz. Ey yukselen yeni nesil, gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk; onu yukseltecek ve surdurecek sizsiniz. Düş Sokağı Sakinleri - Sevdan Bir AteşSenin alev gözlerin Eritse şu ruhumu Buz olur kesilirim Yanarken içim Sesin bir uçurum Çağırırsa beni Kuş olur uçarım Yanarken içim Sevdan bir ateş oldu bende Gönlüm bir deli coştu sende Saçların rüzgarından Savururken gönlümü Sürgün olur göçerim Bu diyarlardan Kime dokunur ellerim Kimi görür gözlerim Ölüm çıkar karşıma Yine sen derim Sevdan bir ateş oldu bende Gönlüm bir deli coştu sende
Düş Sokağı Sakinleri - Kan Revan İçindeyimBağışlayın beni sevdalarım Kendimi parçalara ayıramadım Alın gidin korkularımı Saçlarımı ellerinizle okşayın Hiçbir ayrılık yeniden yaratmıyor artık beni Alın gidin korkularımı Saçlarımı ellerinizle okşayın Ve bütün ayrılıklar sabah olunca alıyor nefesimi Kan revan içindeyim gönlümün derdindeyim Yerlerin dibindeyim kurtar ne olur Kanrevan içindeyim yarimin peşindeyim Cennetin izindeyim kurtar ne olur Aşk ağır yükler bindirdi küçülen omuzlarıma Kalplerinizden kaçtım hep Varıp gittim en karanlıklara Yağmur ıslak mazeretler yükledi büyüyen yangınıma Cehennemden düştüm hep benihiç görmediler Yağmur ıslak mazeretler yükledi büyüyen yangınıma Seviştim ve yoruldum varıp gittim en yanlızlıklara Kan revan içindeyim gönlümün derdindeyim Yerlerin dibindeyim kurtar ne olur Kan revan içindeyim yarimin peşindeyim Cennetin izindeyim kurtar ne olur
Söyle, sen...Sen, yalnızlığa inat bütün bir geceyi, sevgilinin düşüyle geçirebilir misin?
Gelmeyeceğini bile bile, sanki her an kapıdan girecekmiş gibi gözünü kırpmadan sabaha kadar bekleyebilir misin? Bugüne kadar ne yaşadıysan yaşadın. Bunların hepsinden sıyrılıp, özünü asla yitirmeden yeni bir kimlikle başka dünyalar kurup yeni hayatını mutlu kılmak için uğraşabilir misin? Yağmurun altında aklında sevgilin, dudağında onu anlatan bir şarkıyla mırıldanarak saatlerce yürüyebilir misin? Oysa herkes kaçmaktadır yağmurdan. Seni ıslatanın aslında yağmur değil aşk olduğunu anlayabilir misin? Yüreğini cesurca açıp, bazen ağlamayı, bazen ümitsizce beklemeyi, bazen öfkelenmeyi ve herkesin huzurlu olarak nitelediği sakin, beklentisiz, sürprizlere kapalı hayatını terk etmeyi göze alabilir misin? Nefes almanı zorlaştıran, yüreğinin yerinden fırlayacak gibi çarpmasına neden olan, hoş ama zaman zaman da sıkıntı verici o heyecanı, saklamaya ya da azaltmaya çalışmadan her zaman taşıyabilir misin? Özlemin, küçücük bir kordan, kentleri yakacak kocaman bir yangına dönüşmesine izin verebilir misin? Elde ettiğin her şey senin olsun. Sen yarın için hayal kurabilir misin? Arzuladığın sevgiliye kavuşmanın hayalini kurmaya cesaret edebilir misin? Bunu yaparken bazılarının sana "aptal" deme riskini göze alabilir misin? Hiçbir şey düşünmeden, sadece o anı yaşayıp yüreğini, beynini, bedenini coşkunun ve hazzın kucağına teslim edebilir misin? Nerede olduğunu, kim olduğunu, kimlerle olduğunu unutup, sıyrılıp kaygılardan dans edebilir misin saatlerce? Hem kendini hem sevgilini hatalarıyla, değiştirmeden kabul edebilir misin? Her güne yeni bir isim verip başka başka anlamlar katabilir misin? Hiç kimsenin görmediği güzellikleri fark edebilir misin? Ruhuna ihanet etmeden, sadece yüreğinin sesini dinleyerek ve yüreğin sana "o" dedikçe onun izinden gidebilir misin? Olurda bir gün....Olurda bir gün biterse bana olan askın, olurda gitmek istersen..
Ve ben ısrarla "Neden" diye sorarsam sakın bana "Seni sevmiyorum artık" deme. Dürüst olma istemiyorum bahaneler bul yalanlar uydur. Beni suçla mesela deki "Her seyin sorumlusu sensin…" Yemin ederim itiraz etmem sana. Her seyi çekerim sineye her seyi kabullenirin. Sadece beni sevmedigini duymaya dayanamam ben. Bunu söyleyecegine öldür daha iyi emin ol canım daha fazla yanmaz… Gitmek istersen sakın "Bir baskası var" deme bana. Varsa öyle biri sakla kendine ben bilmek istemiyorum. Bir baska elin sana dokundugunu bir baska kolun seni sardıgını... Bir baska dudagın seni öptügünü düsünmek delirtiyor beni. Bir baskası var dedigin an korkarım tepkimden.... Korkarım yapacaklarımdan. Bu yüzden mesela deki iliskimiz yoruldu dinlendirelim… Bu en basit bu en kanılmayacak bahaneye bile kanmaya hazırım ben. Gitmeyi kafana koyduysan eger Ve... Artık hiçbir sekilde heyecanlandıramıyorsam seni haber vermeden git... Bir sey söylemek zorunda degilim. Bırak merak edeyim bırak yollara düsüp seni arayayım. Bulamayınca kadehlere sarılayım aglayayım. Ama yeterki duymayayım, Artık beni gördügünde ellerinin terlemedigini, dizlerinin titremedigini. Gerçek her zaman en iyisi degildir.... Ve ben her gerçegi kaldıracak kadar güçlü degilim. Bakma öyle göründügüme konu sen olunca en zayıf en aciz halime bürünüyorum. Seni kaybetmekten deli gibi korkuyorum. Bıktıysan benden ve topladıysan esyalarını ben görmeden git. Gizlice ve sessizce… Gidisin bir yıkım yaratmasın bende. Tanık olmayayım, geldigimde göreyim gitmis oldugunu. Gözümün içine baka baka " Hosça kal "demeni istemiyorum. Yüz yüze bir veda bana göre degil. Kaç istersen bir hırsız gibi. Uzun bir tatilde bir daha geri dönme. Bir not bile bırakma senden sonra onu okumak bile agır gelir bana. Gitmek istiyorsan eger sakın agırdan alma hemen git. Beni oyalayıp biraz daha alıstırma kendine. Kesin olsun gidisin dönüslerden arınmıs olsun. Bana senden geriye hiçbirsey kalmasın. Hiç yasanmamıssın hiç benim olmamıssın gibi… Anılarla basederim ben merak etme... Yürek Ağlar...Belki de sonsuzluk düştü yüreğime
Belki de yalnızlığın acısı Bilmiyorum içimde nefretin izi var İnanmak istemiyorum kendime bedenime Ve de beni bu hale koyan yüreğime İçimde bi ses bana çık uç diyor Kaybol bu sevgisiz dünyadan Gene de düşünüyorum beni bu dünyada Tutabilecek bi şey olmalı Gözyaşı kadar gerçek, yağmur kadar Güzel olmalı Şöyle küçük olmalı yüreğimin içine Sığacak kadar İçimde nefretle sevginin savaştığı bi Arena var Sorun içimde var olan bi şey hiç duyulmamış Bi şey bakıp da göremediğim ama hissettiğim bi şey Gece olur yine gözlerim ıslanır Ve yine yüreğime iner beni yıkan o damla Gözyaşı bir damla kan gibi işler içime Ve bir kere daha ölürüm Leylâ İle Mecnûn...Mecnun, bir kabile reisinin dualar ve adaklarla dünyaya gelmiş olan Kays adlı oğludur. Okulda bir başka kabile reisinin kızı olan Leyla ile tanışır. Bu iki genç birbirlerine aşık olurlar. Okulda başlayıp gittikçe alevlenen bu macerayı Leyla'nın annesi öğrenir. Kızının bu durumuna kızan annesi, kızına çıkışır ve bir daha okula göndermez. Kays okulda Leyla' yı göremeyince üzüntüden çılgına döner, başını alıp çöllere gider ve Mecnun diye anılmaya başlar. Mecnun' un babası, oğlunu bu durumdan kurtarmak için Leyla'yı isterse de Mecnun (deli, çılgın) oldu diye Leyla' yı vermezler. Leyla evden kaçarak, Mecnun' u çölde bulur. Halbuki o, çölde âhular, ceylanlar ve kuşlarla arkadaşlık etmektedir ve mecâzî aşktan ilâhî aşka yükselmiştir. Bu sebeple Leylâ' yı tanımaz. Babası Mecnûn' u iyileşmesi için Kâbe' ye götürür. Duâların kabul olduğu bu yerde Mecnûn, kendisindeki aşkını daha da arttırması için Allahü Tealâya duâ eder: "Ya Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni." Duâsı neticesi aşkı daha da çoğalır ve bütün vaktini çöllerde geçirmeye başlar. Diğer tarafta ise Leylâ da aşk ıstırabı içindedir. Bir zaman sonra âilesi, Leylâ' yı İbn-i Selâm isimli zengin ve îtibârlı birine verir. Ancak, Leylâ kendisini bir perinin sevdiğini ve eğer kendisine dokunursa ikisinin de mahvolacağını söyleyerek İbn-i Selâm' ı vuslatından uzak tutmayı başarır. Mecnûn, çölde, Leylâ' nın evlendiğini arkadaşı Zeyd' den işitince çok üzülür. Leylâ' ya acı bir sitem mektubu gönderir. Leylâ da durumunu bir mektupla Mecnûn' a anlatır. Kendisini anlamadığından dolayı o da sitem eder. Bir müddet sonra Mecnûn' un âhı tutarak İbn-i Selâm ölür. Leylâ baba evine döner. Bir çok tereddütten sonra her şeyi göze alarak, Mecnûn' u çölde aramaya başlar. Fakat Mecnûn, dünyadan elini eteğini çekmiş ilâhî aşk yüzünden Leylâ'nın maddî varlığını unutmuştur. Leylâ, çölde Mecnûn' u bulduğu hâlde, Mecnûn onu tanımaz. Leylâ onun erdiğini anlarsa da yine onsuz yaşayamaz. Hastalanıp yataklara düşer. Kısa zaman sonra da ölür. Mecnûn, Leylâ' nın ölüm haberini öğrenir. Gelip mezarını kucaklar, ağlayıp inler; "Ya Rab manâ cism ü cân gerekmez Cânânsuz cihân gerekmez." Der, kabri kucaklayarak ölür. Bir müddet sonra Mecnûn' un sâdık arkadaşı Zeyd rüyasında, Cennet bahçelerinde birbiriyle buluşmuş iki mesut sevgili görür. Bunlar kimdir? diye sorunca, derler ki: "Bunlar Mecnûn ile onun vefalı sevgilisi Leylâ' dır. Aşk yoluna girip temiz öldükleri, aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için burada buluştular." Kabul et beni ey sevdalı..Kabul et beni ey sevdalı yağmur,
Yüreğimin kanayan yarası Hala sızını hissediyorum içimde Benim ateşim Benim dumanım Sevdalı yüreği hüznümün Kabul et beni bir gece koynunda uyuyayım zalim yar Sonra kapat kapılarını, Vur gidişlerin hançerini sırtıma Bir başıma kalsam da gece şarkılarıyla Cam kesiklerine benzese de acılarım Ey sevdalı yağmur Her şeye inat içimde yaşatırım seni Benimsin işte ! Her nerde olursan ol Benimsin ey sevdalı yağmur… Saçlarını ıslatan bir yağmurla konuştu hüzün. Bulutlar tam gözlerinin hizasındaydı sevdanın. Her birinde dünya saklı damlacıklarda yıkanırken ruhlar, yüreklerdi dillenen. Hüzün “aç”tı sevdaya, hiç doymamacasına ıslandı, ıslandı, ıslandı… Kol kola girdiler şüphe etmediler birbirlerinden hiç. Her mevsim çiçekler açardı hüznün eteklerinde, her gece yıldızlardan taç yapar saçlarına iliştirirdi sevdalı yağmur. Yüzü temiz kalbi temiz, ne masum ne güzel düşlerdi yarınlar. “ Seni terk eden delidir” derdi sevdalı yağmur hüznün güzel gözlerine bakarken. Birden karardı dünya, neden… Bir çığlık yükseldi hüznün yüreğinden, sesi deniz aşırı ülkelerde yankılandı. Tek odalı yüreğindeki göçün hikayesi başladı hüznün. Yangın yeriydi yüreği, aşkından uzağa saldı kalbini. Tüm gurbet kuşlarını uçurdu sevda ülkelerine. Sancılı ve kederli günler yazılmıştı alnına. Neden ? Kendini müziğe bırakan her gecenin ardı güneş değildi artık. Varlıkla yokluk arasında gecenin sessizliği çöktü sevda bulutlarının üzerine. Saman yolundan geçti ay ışığı bembeyaz geceliği ile. Yakamozlandı denizler, mehtap serildi sevdanın ayaklarına; kişiliksiz dişiliğinin dekoltesi ile. Heyecanla coştu, delice mehtabın güzelliğine sarıldı sevda. Hüzün boynu bükük izledi kuraklığı. Boşlukta sızladı parmakları, üşüdü. Duyguların allığı silinirken yanaklarından, diri diri çamura gömüldü güzel ve masum düşleri. Her gece aklını unutturan titreyişleri ile mehtaba aktı sevdalı yağmur. Her gece bin kere öldü hüzün, yine de atamadı kalbinin derinlerinden sevdasını. Mehtap aşağılayıcı gözlerle süzdü sevda yağmurunda sırılsıklam olan hüznü. Sevda hovarda yüreği ile sundu damlalarını mehtaba. Her damla düştüğü yeri bileyledi. Öyle sarıldılar ki yakamozda birbirlerine. Düne ait hiçbir şeyi hatırlamadı sevdalı yağmur. Özlemle beslenen siyah bir gonca açıldı gecelere ilk güneşte solmak üzere. Hüzün besledi köklerini, hayat törpüledi dikenini, kim yaklaşsa kanadı yüreği. Sevdayı her anışında bir kaya düştü sırtına o vakit, hüzün günden güne ezildi. Minik bir kız çocuğunun masumluğuna patik ördü kelebekler. Hüzün; duydu, sevdalı yağmurun kızı güneş doğacakmış yakında. Akıl almaz bir gece dansından arta kalan bir yavru, düşlerini yıktı hüznün. Aşk için hazırdı oysa… Gözyaşı tomurcukları her dem taze kaldı kirpiklerinde. Kahrolası bir çöl fırtınasına karıştı siyah gül. Sevdanın göğsüne çarptı. “Babacığım göğsün toz olmuş” dedi güneş. Hüzün nefessiz kaldı, yüreği kanadı. Susuz kalan saçlarını kesti elleri, ağlamaktan çürüyen yanakları hala güzeldi. Kaybolmuş gecelerde herkese yetecek kadar yalnızlığı vardı. Oysa sadece bir gece sevdalı yağmurun koynunda uyumaktan başka bir düşü yoktu hüznün. O günden beridir; bir kardelen hülyası ile açtı hüzün her sevdanın yüreğinde. Gül yüzlü sevinçleri özlerken iri gözleri, kıpır kıpır umutları terk etti yüreğini. Hercai kokulu sevdalı yağmurla göz göze gelmedi hiç. Şair sevdalı yürekler hep hüznü yazdı kavuşmaların kucağında. Hiç vuslat olmadı kaderinde ama vermedi son nefesini. Gencecik umutlar yıllandığında o gün gelecekti. O gün geldiğinde, herkes sevdalı yağmurun koynundaki hüzünden bahsedecekti. Tan "Neler Neler"Sığınacak başka kimim var Gecemde gündüzümde sen Senin için atan yüreğimin Yangınını bi bilsen Neler neler neler neler Neler yaşatıyorum Neler neler neler neler Neler ne savaşlar veriyorum Neler neler neler neler Neler gözümde büyütüyorum Neler neler neler neler Neler ne hayaller kuruyorum Allahım yardım et Yardım et ölüyorum Bu benimki yol değil Kendimi biliyorum Mışıl mışıl uyuyor Duygu nedir bilmiyor Bense böyle her gece Kendimi yiyiyorum Neler neler neler neler Neler neler neler neler... Aslı güngör - kalp kalbe karşıUyandım birden seninle Gece üçü bulmamış Bir bulut durdu gözümde Hasret bize uymamış Kalp kalbe karşı derler Sende üzüldün mü Ay bile çeker gider Geceyi düşündün mü Yalnızlık bende saklı Çıkmaz bir an dışarı Elimde bir fotoğraf O şimdi burda olmalı Kalp kalbe karşı derler Sende üzüldün mü Ay bile çeker gider Beni hiç düşündün mü Sensizlik bende saklı Çıkmaz bir an dışarı Elimde bir fotoğraf O şimdi burda olmalı... Baris Akarsu "Islak Islak"Gecenin nemi mi düşmüş gözlerine? Ne olur ıslak ıslak bakma öyle Saçını dök sineme derdini söyle Yeter ki ıslak ıslak bakma öyle Sürerim buluttan tarlaları Yağmurlar ekerim göğün göğsüne Güneşte demlerim senin çayını Yüreğimden süzer öyle veririm Ben feleğin şu çarkına çomak sokarım Ben feleğin tekerine çomak sokarım Yeter ki ıslak ıslak bakma öyle Ne olur ıslak ıslak bakma öyle Sürerim buluttan tarlaları Yağmurlar ekerim göğün göğsüne Güneşte demlerim senin çayını Yüreğimden süzer öyle veririm Ben feleğin şu çarkına çomak sokarım Ben feleğin tekerine çomak sokarım Yeter ki ıslak ıslak bakma öyle Ne olur ıslak ıslak bakma öyle Yeter ki ıslak ıslak bakma öyle Ne olur ıslak ıslak bakma öyleeee Mirkelam "elma değil ayva"zor zor işlermiş zar bir bir gelmiş tan ağarırken ten ister seni biz gelince hep burdayız adı kaybedenler kulübü tıklım tıklım ağzına kadar dolu kaybedenler kulubü dur dedi bekçi baba benim bu aldığınız hava adem döndü sonra havva'ya ''hımmmm.. ne güzelmiş bu elma'adem bir müddet düşündü sonra elma değil bu yediğimz galiba... ayvaaa ey aşk nerdesin? güzel yerdesin... sen heryerdesin... tamam da nerdesin? Yakılacak Mektup...!Sana bu mektubu uzaklardan yazıyorum.. Adresini çoktan unuttum.. Bir şiirin şişesine kalbimi koyup sulara bırakıyorum.. Ah benim eski türküm.. Ah benim hazin öyküm.. Yanlışım.. Yanılışım.. Ne yaptıysam seni mutlu edemedim. Oysa bir kemanım vardı. Birde sen.. Acımadın ezdin beni, üzdün.. Hiç anlamadın!! Yavrusuna yanan bir baba gibi içime gömdüm depremlerimi Ceketimi alıp gittim Derin derin iç çekişim bu yüzden İnadına suskundum oysa.. İnadına vurgun.. Geç uslandım.. Sen göremedin ama.. Altı mosmor gözlerimle ıslandım.. En çok istavriti severdin Sıkıp limonu maydanoza Şaraba vururdun hani Eski bir kasette bizim şarkımız alıp götürürdü seni Deniz kıyısında kumsallardaki ayak izlerinde Kırılan hayallerim, Ümitlerim Ve seni bekleyişlerim her yağmur akşamında.. Daha bir mutluyduk o günler.. Herşeye rağmen özgürdük.. Kitap alacak paramız olmasada Ucuz tütün içsekte o zamanlarda.. Pahalıydı düşlerimiz.. Ne kadar çok isterdim şimdi bu şarkımı duymanı Kanayan dikenli bir gül misali Saçlarına taktığım Suskun çığlıklarıyla inleyen şu kemani Ki her notası hayatla yüzleşmenin ve ödeşmenin katranı Hatırlarmısın parasız kalmıştık da bir gün Kardeşinin kumbarasını boşaltıpta konsere gitmeyi hayal etmiştik.. İmzasını almıştık hayalimizde sevdiğimiz sanatçının Birlikte fotoğraf çektirmiştik Bir şişe gazozu Ve bir kaşarlı tostu bölüşmüştük Hey gidi günler hey.. Az mı şiir yazdık ders kitaplarına Otobüse biletsiz mi binmedik Komayamı girmedik her fener maçında Şimdi hüzün akşamının yorgun penceresin de Maziye dalıp dalıp gitmelerimsin artık Ne kemanım var yanımda Ne de sen varsın.. Mevsimlerden hüzün bana hergün Aylardan pişmanlık ve karanlık.. Sen ki bu mektubu saklayacaksın.. Öpüp öpüp koklayacaksın belki.. Ve artık gelmeyeceğimi bile bile bekleyeceksin.. Ah benim eski türküm.. Ah benim hazin öyküm.. Yanlışım.. Yanılışım.. Seni hiç üzer miyim.. Ben bu mektubu defalarca yazmış, Defalarca yakmışım..! |
|
|